Endülüs

Endülüs Tarihi Genel Bakış

Valiler Dönemi (714-756)

Kurtuba (Córdoba)’daki büyük cami
Başkenti Şam’da bulunan Emevi Devleti daha İslamiyetin ilk yüzyılı olan 7. yüzyılda Kuzey Afrika’nın tümünü eline geçirmişti. 8. yüzyılın başında Emevi Devleti’nin Kuzey Afrika’daki valisi olan Musa Bin Nusayr, Emevi Halifesi Velid Bin Abdülmelik’in desteğiyle bir Berberi kumandan olan Tarık bin Ziyad’ı Cebelitarık Boğazı’nı geçerek İber Yarımadası’na gönderdi. O zamanlar İber Yarımadası Germen asıllı bir ulus olan Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo kentinde bulunuyordu. Tarık bin Ziyad’ın savaşta ricat olmaması için geri dönüş olasılığını kaldırmak üzere kendi gemilerini yaktırdığı belirtilir. Tarık Bin Ziyad Vizigot kralı Rodrigo’yu ağır bir yenilgiye uğrattı. Vizigot krallığı parçalandı ve bütün İber yarımadası kısa bir süre içinde Müslümanların eline geçti.
750 yılına kadar Endülüs Emevilerin gönderdiği valiler tarafından yönetildi. 750 yılında Abbasiler Bağdat’ta halifeliklerini ilan ettiler ve Emevi hanedanından Abdurrahman bin Muaviye, Endülüs’e kaçarak kendisini Emevi emiri ilan etti ve Kurtuba (Córdoba) kentini kendine başkent yaptı.

Endülüs Emevileri Dönemi (756-1031)

Bu dönem Endülüs’ün en parlak dönemi olarak bilinir. Kurtuba şehri, Bağdat ve Kahire’den sonra dünyanın üçüncü önemli bilim merkezi haline geldi. Bu dönemde günümüz Avrupa bilim ve sanatının bazı temelleri Endülüs’te atıldı. Yine o dönemde Avrupa’nın genelinde sadece Papazlar ve liderler okuma yazma bilirken Endülüs’te ise halkın neredeyse tamamı okuma yazma biliyordu. Şehircilik ve şehir kültürü döneminin çok önüne geçmiştir. Kültürel farklılıkların zenginlik olarak algılandığı bir çağdır. Endülüs’lerin egemenliği altındaki topraklarda Sefarad Yahudileri bugün İspanya’daki Yahudi kültürünün altın çağı (Golden age of Jews (eng. wikipedia)) olarak adlandırılan altın çağlarını yaşamışlardır.
Derken 10. yüzyıl başlarında Abbasilerin gücü azalmaya başladı. Mısır’daki Fatımiler de kendilerini halife ilan ettiler. Böylece İslam dininin önderliği bölünmüş oldu. Bu ortamda Endülüs Emiri III. Abdurrahman 16 Ocak 929 tarihinde kendisini halife ilan etti. Endülüs Emevilerinin başarıları 11. yüzyıl başlarına kadar devam etti. 1031 yılında halifelik

Mülûkü’t-Tavâif (Beylikler) Dönemi (1031-1090)

Tavaif-ül Mülk Beylikleri

Endülüs Emevi Devleti’nin son halifesi olan III. Hişam 1031 yılında öldüğünde Endülüs toprakları çok sayıda bağımsız devletçiklere bölündü. Bu devletçikler hem kendi aralarında çarpışmaya başladılar, hem de İspanya’nın Hristiyan devletçiklerinin de saldırılarıyla karşı karşıya kaldılar. Bazı tavfa devletleri para karşılığı Hristiyan şövalyeleri de ordularında kullandılar. Örneğin El Cid (Arapça’daki El-Seyid adından gelir) adıyla tanınan Rodrigo Díaz de Vivar bunların en ünlüleri arasında yer alır. Bu karmaşık durum Reconquista’yı hızlandırdı ve İspanya’da İslam’ın varlığını zayıflattı.

Murabıtlar Dönemi (1090-1147)

Aslen Kuzey Afrika kökenli bir hanedan olan Murabıtlar, Endülüs Emevilerinin parçalanmasını izleyen karışıklık döneminde, düzenli bir askeri güce sahip olmalarının da verdiği avantajla kısa sürede İber Yarımadasının Müslüman bölgelerinin neredeyse tamamını ele geçirdiler. 1090 ve 1147 yılları arasında bugünkü İspanya’nın büyük bölümü ve Kuzey Afrika’daki bazı toprakları denetimleri altında tutarak güçlü bir devlet düzeni teşkil ettiler. İlk başlarda güçlerini korusalar da sonraları Hristiyan İber halklarının saldırıları ve Kuzey Afrikalı diğer toplulukların çıkarttığı ayaklanmalar yüzünden güçleri gün geçtikçe tükenen Murabıtlar, kendileri gibi Kuzey Afrika kökenli bir halk olan Muvahhidlerin saldırıları sonucu onların egemenliği altına girerek siyasi egemenliklerini kaybettiler.

Muvahhidler Dönemi (1147-1238)

Muvahhidler gene Kuzey Afrika kökenli bir Müslüman hanedan olup Murabıtlar Devletini yıkarak onların yerine geçtiler. 1146 ve 1248 yılları arasında bugünkü İspanya topraklarının bir kısmının yanı sıra Kuzey Afrikadaki bazı toprakları da denetimi altında tuttular. Hıristiyan saldırıları ve bazı iç karışıklıklar sonucu 1248′de yıkıldılar. İber Yarımadası üzerinde hüküm sürmüş son büyük devlettir. Bu devletin yıkılışının ardından egemenliğindeki topraklarda bağımsız emirliklerden başka bir şey kalmamıştır.

Gırnata (Granada) Sultanlığı (1232-1492)

Elhamra Sarayı

1492′de Beni Ahmer Devletinin yıkılışı ile İspanyadaki 781 senelik İslam egemenliği sona erdi.
Müdeccenler ve Moriskolar (1492 – 1610)
İspanya kralı III. Felipe 22 Eylül 1609 tarihli bir fermanla 1610-1614 yılları arasında Müdeccenleri İspanya’dan kovdu. Bütün cami, kümbet, medrese ve eşsiz yapıları yıktı, müslümanları kadın, çocuk farketmeksizin katlederek İspanya dışına göç etmeye zorladı. 300.000 kadar Müdeccen vatanlarını terkettiler. Böylece Müslümaların İspanya’daki izi büyük oranda silinmiş oldu.

ENDÜLÜS HAKKINDA YAPILAN GENEL DEĞERLENDİRMELER

# O dönemin Müslüman İspanyolları, Avrupa’da hiçbir zaman görülmemiş
en parlak medeniyetin mirasçıları olduklarının bilincindeydiler (Rodrigo de Zayas).

# Endülüs Medeniyetinin temel dinamiklerini kavramak, insanılığın ebedî olarak muhtaç olduğu ortak değerlerin anlaşılması ve kazanılmasında önemli bir fonksiyon icra edecektir (Mehmet Özdemir).

# Endülüs tefekkürü, çok yönlü ve derinliğine bir tefekkür olup, Batı’ya da tesirleri o derece derin olmuş ve âdeta Batı’nın kaynağını teşkil etmiştir (S. Hayri Bolay).

# Kurtuba Camii Müslümanlara verilse de imar edilse ve şenlendirilse (Suat Yıldırım).

# Bizler yeni Müslüman oluyor değiliz, aslımıza dönüyoruz (Endülüslü İspanyol Müslüman Abdurrahman Medina).

# Batı, hikmeti kaybettiği için gayesini de kaybetmiştir. Dengeli ve ideal medeniyetin numunesi Endülüs Medeniyeti olmuştur (Roger Garaudy).

# Elhamra, Müslüman cenneti (Washington Irwing).

# Tarihte ilk defa olmak üzere dünya, çok kutuplu, çok medeniyetli bir yapıya bürünmektedir. İnsanlar, bana göre artan bir şekilde kendi medeniyetlerine ait kimlik bilincini geliştirmektedirler ve gelecek dönemde en büyük problem, çeşitli medeniyetlerin barış içinde bir arada yaşayabilmesini sağlayacak ve ekonomik kalkınmaya yardımcı olabilecek yeni düzenlemelerin müzakeresidir (Samuel P. Huntington).

# Endülüs, fetihten itibaren İslam kültür ve medeniyetinin filizlenip boy saldığı ve geliştiği en başta gelen merkezlerden birisi olmuştur. Gerek Yahudi gerek Hıristiyan ve gerekse Avrupa’nın muhtelif bölgelerinden gelen kimseler için bir eğitim merkezi rolünü oynamıştır. Bu bölgede yaşayan Yahudiler ve Hıristiyanlar, kısa zamanda Arapça öğrenerek Müslümanlar gibi yaşamaya ve düşünmeye başlamışlardır. Bir süre sonra bunlar Araplaşmış anlamına Mozarap (Müsta’rip) adıyla anılacak büyük bir kitle haline gelmişlerdir (Bekir Karlığa).

# Endülüs, İspanyolların yıkımına kadar Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi kültürlerin dinamik bir tarzda alış verişte bulundukları bir medeniyetler bileşkesini asırlar boyu sürdürmüştü (Ahmet Davudoğlu).

# Endülüs, kendine has coğrafî, siyasî, sosyal ve kültürel özellikleriyle İslam ve Avrupa tarihi içerisinde apayrı bir yeri ve önemi olan bir konudur. Yeryüzündeki üç büyük semavî din mensubu toplulukların, aynı çatı altında bir arada yaşamalarından meydana gelen bir ortak hayat kültürüdür.

Ezelî Doğu-Batı mücâdelesinin Haçlı Seferlerine dönüşmesinin düşünce ve hareket kaynağı olmuş, Avrupa Hıristiyanlarının neredeyse topyekûn birleşerek gerçekleştirdikleri Haçlı saldırıları yani, Reconquista karşısında sekiz asır kadar ayakta kalmayı başarmış bir Müslüman devletidir.

Çağımız problemleri dikkate alınarak bakıldığında Endülüs, İslam tarihindeki Müslim-Gayri Müslim ilişkilerinin insan hakları, hoşgörü, din ve inanç özgürlüğü gibi evrensel değerler çerçevesinde yürütülmeye çalışıldığı güzel örneklerden birisidir. Endülüs’ü Doğu’dan ayıran kültür farkının kaynağı da, çok kültürlü ortamda yaşanan ortaklaşa hayat düzenidir.

Endülüs tarihi, insanlığa kendini tanıma, başkalarıyla barış, uzlaşma ve yardımlaşma içinde kardeşçe yaşama tarzını öneriyor. Kendine has coğrafi, siyasi, askeri, sosyal, kültürel ve medenî özellikleriyle bir hoşgörü, bilim ve kültür medeniyeti.. Bu nedenle o, İslam tarihi içinde bugün üzerinde çalışılacak en önemli konuların başında gelmektedir (Lütfi Şeyban).

# İspanya’nın (İberya Yarımadası’nın), VIII.yüzyılın başlarından itibaren Endülüs Müslümanları ile Hıristiyanlar arasında yaklaşık 8 asır süren bir siyasi ve askeri mücadeleye sahne olduğu, ancak medeniyet ve kültür alışverişinde her iki kesimin tabii olarak birbirlerini etkilediği bilinen bir gerçektir. Bu etkileşimde cazibe merkezini hiç şüphesiz Endülüs oluşturmuştur.

Diğer ifadeyle Endülüs veren dolayısıyla etkileyen, Hıristiyan İspanya ise alan, dolayısıyla etkilenen konumunda olmuştur.

Batı medeniyetinin kökleri, en az Yunan ve Roma medeniyetleri kadar İslam medeniyetine de bağlıydı. Üstelik, bu medeniyet Yunan ve Roma medeniyetleriyle olan bağlantısını ancak İslam medeniyeti sayesinde sağlayabilmişti.

Endülüs İslam medeniyetinin tarihî ve güncel önemi burada ortaya çıkmaktadır. Bir taraftan Batı medeniyetinin tarihî arka planını kavrama ve bunda Müslümanların inkar edilemez rollerini görme, diğer taraftan da bin yıllık medeniyetin yeniden inkişâfını gerçekleştirebilme meselesinde Endülüs örneğinin aktif ve etkileyici unsurlarını tespit edebilme. İşte, Endülüs İslam medeniyetini tanımanın önemi (Prof.Dr. Mehmet Özdemir).
# Endülüs Medeniyeti, bir kitap medeniyeti olarak karşımıza çıkmaktadır. Endülüs tarihine dair kaynak eserlerde, bu ilkede yetişen Müslüman âlimlerin binlerce eser kaleme aldıkları belirtilmektedir. Bağnazların sebep olduğu tahripler veya başka nedenlerle maalesef bu kitapların büyük bir bölümü yok olmuş, kayıplara karışmış, dolayısıyla da günümüze ulaşamamıştır.

Kitap sevgisinin tabii neticesi olarak Endülüs’te çok sayıda kütüphane kurulmuştur. Endülüs’ün muhtelif şehirlerinde kitap çarşıları bulunuyordu. Endülüs kütüphanelerindeki kitapların bir kısmı, iç karışıklıklar esnasında yağmalanıp satılmış ve önemli bir bölümü de Kuzey Afrika’ya götürülmüştür. Arta kalanlar ise, Hıristiyan işgali esnasında ve sonrasında bazı papazların hışmına uğramıştır.

Bütün bunlara rağmen, Endülüs İslam medeniyetinin ilim, kültür ve sanat hayatı, Batı ve İslam dünyasında unutulmaz tesirler meydana getirmiştir. Endülüs Medeniyetinin ilim ve kültür hayatının temel dinamiklerini kavramak, insanlığın ebedî olarak muhtaç olduğu ortak değerlerin anlaşılmasında önemli bir fonksiyon icra edecektir (Prof.Dr. Mehmet Özdemir).
# Endülüs İslam dünyası, İslam medeniyetinin yeni bir hamle, yeni bir dinamizm kazandığı yerdir. Sekizinci asırdan itibaren parlamaya başlayan İslam medeniyeti, hamleci gücünü Doğu’da kaybetmeye yüz tutunca Endülüs’te canlanma imkanına kavuştu. Tıpta, eczacılıkta, astronomide, fizik ve matematikte dünya çapında bilginler yetişti. Bu ilmî ortamda fikir hayatı da çok gelişti. Bunlar arasında büyük fikir adamları ve filozoflar yetişti.

İbn Tufeyl (Abentofol, 1106-1186), İbn Bâcce (Avenpace, Avempace, 1160?-1138) ve İbn Rüşd (Averroes, 1126-1198) bu mütefekkirlerin en büyükleri ve en meşhurlarındandır.

Endülüs tefekkürü, Doğu’daki Müslüman düşünürlerin bir taklidi ve tekrarı olmaktan kurtulmuş, özgünlüğü olan bir düşüncedir. Endülüslü Müslüman mütefekkirler özgünlükleri ile Endülüs’te İslam tefekkürüne ve medeniyetine hamle kazandırmışlardır (Prof.Dr. S. Hayri Bolay).
# İspanya’da yenilenme, Barbar kavimler vasıtasıyla kuzeyden değil, Müslüman fâtihler vasıtasıyla güneyden geldi. Bu gelişme, bir fetih olmanın çok daha ötesinde bir medeniyet hamlesiydi.. Bu sayede İspanya’da VIII-XV. yüzyıllar arasında bütün Ortaçağ boyunca Avrupa’nın bilinen en zengin ve en parlak medeniyeti doğup gelişti. Bu dönemde kuzeudeki halklar din savaşları yüzünden parçalanmakta ve kana susamış vahşi (barbar) sürüler halinde hareket etmekte iken, Endülüs toplumu otuz milyonu aşmakta, o dönem için çok büyük olan bu nüfus yapısı içinde her ırk ve din grubu ahenk içinde hareket etmekte ve toplum çok canlı bir nabız atışı sergilemekteydi.

Bu verimli atmosfer içinde bütün fikirler, bütün gelenekler ve yeryüzünde o ana kadar ortaya konmuş olan bütün buluşlar, sanatlar, bilimler, endüstriler, yenilikler ve klasik dönemin disiplinleri bir arada bulunuyordu. Bu farklılıkların birbiriyle karşılaşmasından yeni buluşlar ve yaratıcı yeni enerjiler doğmaktaydı (Blasco Ibanez).
# 1492 Yılında Müslümanların Endülüs’e veda etmelerinden bu yana bu ülke için çok ağlandı, Ali el-Cârim’in deyişiyle “belki hiçbir ölünün kabri başında bu kadar gözyaşı dökülmedi”. Fakat bu gözyaşları Endülüs’ü diriltmeye yetmedi.

Doğrusu, asıl önemli olan Endülüs’e ağlamak değil, onu anlamaktı. Bunun için de gerekli olan, gözyaşı değil göz nuru dökmekti. Batılı zihin, Endülüs’ü anlamak suretiyle ondan yeni bir medeniyete temel oluşturacak malzemeyi çıkarmasını bildi. Ya bizler..? Söyleyen ne güzel söylemiş: “Ol mâhîler ki, derya içredür deryayı bilmezler”.
# Müslümanlar, Suriye ve Mısır halkının siyasi hayatını ıslah ettikleri gibi, İspanya halkının idaresini de düzelttiler. Onların mallarını, kilise ve kanunlarımnı kendi insiyatiflerine bırakarak kendi kanunları uygulayacak hâkimleri aralarından seçme hakkını verdiler. Buna karşılık yıllık olarak eşraftan bir, kölelerden yarım dinarı bulan cizyeden başka bir yükümlülük yüklemediler. İspanyollar bundan son derece memnun oldular. Hiçbir mukavemet göstermeksizin müslümanlara itâat ettiler. Böylece müslümanlara büyük toprak sahibi aristokratlarla mücadele etmekten başka meşgale kalmamıştı.

Müslümanlar Endülüs’e büyük bir medeniyet mesajı ile girdiler. En az bir asır, ölü araziyi münbit hale getirmek, harabe haldeki şehirleri imar etmek, görkemli binalar yapmak ve ticareti geliştirmek için uğraşıp durdular. Bunu başardıkatan sonra da ilmî ve edebî çalışmalara, Yunanca ve Latince eserlerin tercümesine ve uzun zaman Avrupa’da kültürün kaynağı ve beşiği olacak olan üniversitelerin inşâsına yöneldiler.

Birkaç asır zarfında İspanya’yı ekonomik ve kültürel yönden geliştirmeyi başardılar. Onu bütün Avrupalı milletlerin çok ilerisinde bir medeniyet seviyesine ulaştırdılar. Müslümanların İspanya’da yapmış oldukları yenilikler sadece bu iki hususa münhasır kalmadı.

Onlar cemiyetin ahlâkî karakterleri üzerinde de son derece etkili oldular. Onlara insanlığın ve milletlerin görebileceği en kıymetli müsamaha anlayışı ile muamele ettiler. Bu yüce müsamahadan başka, onlar örnek bir davranışla zayıflara acıyor, mağluplara şefkatle muamele ediyor ve onların problemleriyle yakından ilgileniyorlardı (Gustav le Bon).
# Endülüs, bir taraftan Avrupa kıtasında müslüman hâkimiyeti demekti, öte taraftan baştan beri hızla muhtelif coğrafyalara yayılan İslam’ın hıristiyanlardan kazandığı büyük bir ana kara idi. Müslüman fetihleri başlangıçtan itibaren genellikle putperest ülkelere doğru gelişti. Hıristiyanlardan geniş araziler fethedilmedi.Bunun iki önemli istisnası, Endülüs ve Anadolu’dur.

Anadolu’nun fethi, Endülüs’ten yaklaşık üçbuçuk asır (360 sene) sonradır. Anadolu’nun fethinden sonra Türkler haçlı (seferlerine maruz kaldılar ve Avrupalıları Anadolu’dan) püskürttüler ve daha batıya doğru akınlarını sürdürdüler, Avrupa’nın ortalarına (Viyana) kadar ilerlediler.

Endülüs’ün beş (küsur) asır önce Müslümanlardan temizlenmesi yanında, batı hıristiyan dünyasının hedeflerinden diğeri de Türkleri önce Avrupa’dan atmak, ardından da Hıristiyanlardan fethedilmiş olan Anadolu’daki varlıklarına son vermektir. Çünkü, Anadolu Hıristiyanlardan elde edilmiş bir arazidir, dolayısıyla (onlara göre) tekrar Hıristiyanlara dönmelidir.

Bu, hamhayal veya fanatik bir düşünce olarak görülebilir. Fakat büyük bir medeniyet ortaya koyan İspanya’nın (Endülüs) Müslümanlardan temizlenmesi de böyle bir düşünce (olarak görülüyor) idi. (Ne yazık ki) 8 asır sonra bu fanatik düşünce sonuca ulaştı (gerçek oldu). Türkiye için de bu fanatik sonuca, bir fırsat düştüğünde ulaşılmayacağını kim söyleyebilir? Birinci Dünya Savaşı sonunda yaşananları, daha savaş öncesinde tezgahlanan Sevr projesini unutabilir miyiz?

İspanya’nın Müslümanlardan temizlenmesi “garp meselesi” olmalı ki, Osmanlıların bulundukları topraklardan tasfiyesi “şark meselesi” olarak adlandırılmıştır.

Türkiye, 21. yüzyılın eşiğinde batıya yaranmada en ileri aşamadayken, Fransız Parlamentosu’nun sözde “Ermeni katliamı”nı tanıyan kararıyla karşılaştı. Bu kararın alındığı gün çok anlamlıydı: 29 Mayıs 1998. Yani İstanbul’un fethinin 545. yıldönümü. Bu bir tesadüf olabilir miydi? Bu soruya biz cevap vermekte güçlük çekmiyor ve tereddüt etmiyoruz. Elbette tesadüf değildir!

Türkiye için ikinci Endülüs süreci geçen yüzyılda başlamıştır. Bugün üzerinde bulunduğumuz topraklar, belki de Endülüs’teki son topraklar olan Gırnata’dır (781 yıllık bir siyasi ömre sahip olmuş Endülüs’ün 256 senelik son parçası; Akın-fetihleriyle Paris’e 234, hatta 30 km. mesafelere kadar genişleyerek İberya Yarımadası + Güney Fransa’ya hâkim olan Müslümanların, 7 asır içinde geri çekile çekile kısılıp kaldığı son kara dilimi, L.Ş.). Gırnata düşürüldüğü an Endülüs tarihi sona erer. Müslümanlar artık bu 8 asırlık diyarında müslüman kimlikleriyle var olamazlar. Dinlerini öğrenemez ve öğretemezler, inandıkları gibi yaşayamazlar, dinlerinin emirlerini yerine getiremezler.. İslamî görünürlük tamamen ortadan kaldırılır…

Kendi yurtlarında bey idiler, şimdi küfür ülkesinde uşak!
Ululuğun doruğundan eziliş uçurumuna yuvarlanan bu halka acıyan yok mu? (D. Mehmet Doğan).
# Türkiye’nin bayındırlık eserleri, sanayi ürünleri, ticaret hacmi yönünden 1920′lere göre hayli ilerde olması elbette sevindiricidir. Ancak, geleceğimiz yönünden, bekâmız yönünden büyük bir önemi yoktur. Endülüs Emevi Devleti, dokuz yüzlü yıllarda Avrupa’nın en medenî ülkesi, kültür ve bayındırlık yönünden en önde gelen devleti iken, elli-atmış (yıkılış dönemi: 1008-1031=23, L.Ş.) yıl içinde tarihe karıştı. Dolayısıyla, Türkiye’nin geleceği yönünden sahip olmamız gereken tarih şuurunun mihenk taşlarının neler olacağını iyi tespit etmek gerekmektedir (Nuri Yücel Mutlu).
# İspanya’daki islamî kalıntıların ihtişamı karşısında hayran kalanlar, İspanya Müslümanlarının Ortaçağ Avrupası üzerindeki büyük etkisi.. İslam tarihinde seçkin bir yeri olan bu etki..

Şüphe götürmez ve inkar edilemez bir gerçektir ki, IX. yüzyıl Avrupasında, medeniyetin ilerlemesi yolunda İspanya Müslümanları, büyük ve istikrarlı başarılara sahiptirler.

Şayet kültür tarihinin en sağlam kaynaklarından birinin kelime bilgisi (vocabulary) olduğu doğruysa, Avrupa dilleriyle Arapça malzemelerin bir mukayesesi, bu iddiamız için en güvenilir delil olacaktır. Bilimsel teknik terimlerden idari ve hatta ticari terminolojiye kadar, Asya ve büyük ölçüde Arapça menşeli birçok kelimenin Avrupa’nın kültürel ve sosyal hayatında ne kadar önemli bir yeri olduğunu biliyoruz. Bu kelimelerin, Mağribîler’in (Müslümanların) İspanya’dan çıkarılmasından sonra Avrupa lugatında kuvvetli bir şekilde yerleşmiş olması, Müslümanların Latin halkları üzerindeki manevi egemenliğini ve bu halkların da tüm Avrupa kültürünün tekâmülü üzerindeki kuvvetli etkisini açıkça göstermektedir.

Batı İslamının (K.Afrika-Endülüs) mensupları, genelde kendilerini tüm Doğu İslamından ayırt edecek birçok özelliklere sahiptirler.. Dördüncü hicri asrın (10. miladî) meşhur Doğulu Müslüman seyyahı İbn Havkal bile, İspanya müslümanlarının karakterini sevmeyen biri olarak, ahlâkî konularda onlara Doğu müslümanlarından daha üstün bir mevki vermektedir: “Onların ülkelerinde gezen herhangi biri, Doğu’da olduğu kadar çok günahkârlığa, çirkin davranışlara ve dinsizliğe rastlayamaz” (Ignaz Goldziher).
# Avrupa kıtasında İslam’ın varlığı (Endülüs), Avrupa’nın yok olmasına neden olmadığı gibi Müslüman, Hıristiyan ve Musevi halklar arasında ender rastlanan verimli bir birliktelik oluşturarak bilimde, felsefede, kültürde ve sanatta daha önce eşi görülmeyen bir kalkınma sağladı.. (Müslümanların fethi sayesinde) İspanya’da, tam 800 yıl yaşayacak parlak ve çok kültürlü bir toplumun temelleri atılmış oldu.. Hıristiyanlar Müslümanları taklit ettiler.. onların müzik ve edebiyatlarından büyük ölçüde etkilendiler.. Daha zarif bir yaşam tarzı için gösterilen bu çabaların izlerini bugün Avrupa dillerinde Arapça’dan alınan kelimelerde görmekteyiz.. Dinler arasında Kuran’ın “kutsal kitaptan” sayılan halklar için koyduğu kurallardan hareketle bir hoşgörü hâkimdi.. Günlük yaşamda beş dil kullanılmaktaydı (Endülüs Arapçası, Roma Lehçesi/İspanyolca, Klasik Arapça, İbranice ve Latince)..

Gırnata, dünyanın bu en güzel kenti.. Bu kent, “convivencia” adıyla Hıristiyan, Musevi ve Müslümanların birlikte yaşayabileceğini gösteren bir sembol oldu. Uzun yıllar alan istila (Reconquista hareketi) döneminde Hıristiyan işgalciler üstün bir medeniyetle karşılaştılar. İslam daha fazla kentleşmiş, teknikte ileri, ruhsal olarak gelişmiş, dünyaya açık bir medeniyet idi.. Avrupa’da Arap (İslam) nüfuzunun birçok alana yayılması günümüzde olsaydı, kültür emperyalizmi şeklinde adlandırılabilirdi. Bunun ispatı, Arapçadan Avrupa dillerine geçen kelimelerdir.. Hıristiyanların, Müslümanlara amansızca (merhametsizce) muamele etmelerinin altında biraz da bu entelektüel aşağılık duygusu yatmaktaydı.

Kardinal Ximenes 1499′da Granada’da 80.000 Arapça kitabı meydanlarda yaktırmıştı.. Bu tarihten üç yıl sonra da Müslümanları, Hıristiyanlığı kabul etmek, iltica veya ölüm seçenekleriyle karşı karşıya bırakmıştı. Hıristiyan olmayı reddeden yarım milyon Musevi de sürgün edilmişti. Günümüzde Bosna’nın yakalandığı ırkçılık çılgınlığına, (Hıristiyan) İspanya o tarihlerde yakalanmıştı.. 1258′de Moğollar’ın Doğu’da ve Bağdat’ta yaptıkları tahribat ve ayrıca Hıristiyanların Müslümanları İspanya’dan sürgün etmeleri (yani Endülüs’ün kaybı), İslam dünyasının hala acısını çektiği ekonomik ve kültürel duraksamanın başlangıcıdır..

Modern Avrupa normal olarak hayal edemeyeceğimiz ölçüde İslam kültüründen etkilenmiştir. Avrupa Doğu-Batı kültürleri bileşimidir. İslam’ın yeşil rengi ve İslam öğesi olmayan bir Avrupa Birliği düşünmek artık mümkün değildir (Ingmar Karlsson).

Endülüs notları (1), İlber Ortaylı
(Milliyet, 15 Kasım 2005)

Bir yerde kendine özgü ulusal renkler ve hayat biçimi kaybolursa, ulusçu laf ve tavır artar. Sevilla’da, Kurtuba Camii’nde bunu yaşadım.

Genellikle sizden evvelki müşterinin kahve veya restoran masasına bıraktığı urcufeyi pek kaldırmazlar. Bu sefer de öyle, biz gelip oturduk diye garson lütfen temizlemeye yanaşıyor ve “Burada başka yerden aldığınız dondurma yenmez” diye haşlıyor. Haklı ama kaba. 1970′lerin hatta 1980′lerin İspanyol nezaketi ve efendiliği kaybolmuş; Sevilla sokakları at çişi kokuyor. 10-15 adet faytonun cürufunu temizlemiyorlar.

Ekimin son günü Sevilla’nın yerli halkı yoğun bir Halloween partisi yaşıyordu. Sokaklar gençlerden geçilmiyor. Eski İspanya ile alakası olmayan bir hava ortalığı sarmış. Bir yerde kendine özgü ulusal renkler ve hayat biçimi kaybolursa, ulusçu laf ve tavır artar. Kurtuba Camii’nde bunu yaşadım. Pazar günü bu ünlü Emevi camisinin her tarafı kordonla kapatılıyor, sadece sütunlar ormanının ortasındaki katedral açık. Ve caminin ünlü mihrabını görmek şöyle dursun; sütunlar ormanının mistisizmine kapılmamaya dikkat etmelisiniz. Sırtını katedrale ve şapele çevirme diyorlar. Şarlken’in Kurtuba Camii’nin ortasındaki sütunları kırdırıp bu ünlü anıtın simetrisini yok etme pahasına yaptırdığı katedrali kendisinin bile beğenmediği malum. Ortaya çıkan şey yıkılan şeye değmeyecek bir yavanlık. Açıkça görülüyor ki Ayasofya’nın müze yapılarak medeniyetin ortak mirasına dahil edilmesinin dünyada hiçbir örneği yok. Bu işleme sahip çıkmalıyız ve bazı zevatın burada gösterişli kutsamalarda bulunması gibi eylemlere müsaade etmemeliyiz.

Aynı kaderi paylaştılar

Granada’da ünlü Elhamra Sarayı’nda bir zamanlar kiracılar bile oturmuş ve sarayın yanı başına bir İspanyol Alkazar’ı yani Elkasrı inşa edilmiş. Bugün Elhamra Sarayı bir müze; tabii ki Topkapı Sarayı gibi değil ama bütçesi onun birkaç misli… Duvardaki “Peygamberler” tablosu klasik bir eserdir ve Rönesans’ın İspanya’da Hıristiyanların reconquista’sından önce başladığını gösterir. İspanyol Rönesans’ı Endülüs’ü gölgede bırakmak isteyen bir kavram… Bu Rönesans, Toledo ve Sevilla’da olduğu gibi, Batı Akdeniz’de İber Yarımadası’na kuzey üsluplu gotik katedrallerle geldi.

Bu yeniden fetih döneminde Toledo katedralinde bir Mozarap şapeli yapıldı; tamamen Doğu Emevi üslubunda kaplanan mozaikleri Arap-Bizans tarzında… Mozarap dediğimiz Arapça musta’rib yani Araplaşmış sözünün bozulmasıyla ortaya çıkmış bir kelime. Tamamen Hıristiyan olan Vizigotların çocukları Emevi medeniyetini o kadar benimsedi ki Arap şiiri, süsleme sanatları, ilmi ve Kuran tefsirine bile giriştiler. O tarihte Sevilla piskoposu olan İzidor, “Gençlerimiz Latince bir ‘pater noster’ duası bile okuyamıyorlar ama Kuran tefsiri ve Arap edebiyatı ile derinlemesine meşgul oluyorlar” diye şikayet ediyordu.

Emevi İspanya’sında yani Endülüs’te Yahudi ve Müslümanlar devlet idare ediyor, birlikte felsefe yapıyor, hekim oluyorlardı. Hatta sonraki yobazlığın karşısında Yahudi Maymonides (İbn Meymûn LŞ) ve Müslüman İbn-i Rüşd gibi aynı kaderi paylaşmışlardır. Birisi Mısır’a tıp ilmini götürdü, öbürü Fas’a filozof olarak sığındı. 12′nci yüzyıldan önceki parlak medeniyet Kuzey Afrika taassubuyla sarsıldı. Ondan sonra ne Avrupa ne Asya’da böyle Hıristiyan-Yahudi-Müslüman işbirliği ve diyalogunun yarattığı bir medeniyet görüldü.

En güzel Müslüman eseri

Bir süre sonra Endülüs Müslümanlarını yenip Sevilla (İşbiliye), Toledo (Tuleytula), Garnata (Granada) gibi şehirlere yeniden yerleşen Hıristiyan fâtihler dahî bu âdete uydu. Granada yahut Garnata, İbranice “tepeler” kelimesinden geliyor. Ve Araplar da ilk zamanlar Kernata el Yahud diye isim vermişlerdi. Garnata tepelerine saray inşa edildi. Bunun gibi Sevilla’nın yeni Hıristiyan hakimi II. Ferdinand ve halefi zalim Pedro kendi sarayını inşa için Müslüman şehirlerden ustalar getirtti. Bugünün İspanya’sında Sevilla Sarayı, yani Alkazar’ı en güzel Müslüman eseridir.

Doğrusu ya, Endülüs’te Kastilyalı İzabel ve Aragonlu Ferdinand’ın şehri alırken Hıristiyan olmayanlara verdikleri sözü unutup Yahudi ve Müslümanları yok etmelerine kadar iki taraf arasında bir kültürel saçaklaşma söz konusuydu. Tıpkı Bizans döneminde Üsküdar’daki Türklerin kayıklarla karşı tarafa gidip gelmesi gibi; Endülüs’te de sekiz yüzyıllık İslam dönemi boyunca renkler devam etmişti.

15′inci yüzyıldaki sürgün ve engizisyon ise İspanya’yı bilgili ve becerikli iki halktan, yani Yahudiler ve Müslümanlardan mahrum etti; fakirleşme ve üretim düşüklüğü İspanya’yı girdaba sürükledi. Bu konuya devam edeceğiz.