Asime Can Özözer

….Eva ertesi gün bize “en sevdiginiz hayvanın taklidini yapmanızı istiyorum” dedi..Yanına gittim “Flamenko hareketleriyle mi yapacağız taklidi?” diye sordum. Eva “Flamenkoyu unut” dedi. Şaşırmıştım, koskoca Eva La Yerbabuena, flamenko seminerinde “Flamenkoyu unut” diyordu….

Asime Can ÖZÖZER 16.10.2011 Söyleşisi

rop_asime_1

Bildiğimiz kadarı ile inşaat müdendisliği yapmakta iken Flamenko girdi hayatına, Flamenko’dan önce hayatında neler vardı? Kısaca kendinden bahseder misin? Ve başka bir dans değil de neden flamenko?

Merhaba Atilla, bu söyleşi fırsatı için çok teşekkür ederim sana.

Dansi 18 yasimda, Boğaziçi Üniversitesi’nde okumaya başladığımda keşfettim. Tüm çocukluğum boyunca Anadolu’nun değişik kasabalarında, şehirlerinde yaşadım, ve hep balerin olmaya özenmeme rağmen hiçbir zaman ders alma imkanım olmamıştı, ta ki üniversitede daha önce hiç bale yapmamış yetişkinlere bale dersi verildiğini duyana kadar. Derslere büyük bir heyecanla başladım, çok kısa surede bale bir saplantı haline geldi. Bir yandan da üniversitenin yeni açılan salon dansları kulübüne yazıldım. Gösteri grubunda dans etmeye başladım. Artik üniversitedeki dersleri epey bir boşluyordum. Ben 18 yaşımda, dans etmek için yaratılmış olduğumu keşfettim. Etrafım ve hocalarım beni çok yüreklendiriyordu, kendime çok güveniyordum, ve dansı meslek olarak yapmak istediğimden emindim. Babamla konuşup üniversiteyi bitirdiğimde dansçı olmak istediğimi söyledim. Babam “kızım, hiç inşaat mühendisliği yapmadan dansçı olursan, bir sakatlık geçirip de dans edemez hale gelirsen mühendisliğe geri dönemezsin. Önce 2 sene mühendislik yap, ben bu isi sevmedim de, sonra dansçı ol, aklin da mühendislikte kalmaz” dedi. Babama hak verdim, ve mühendislik yapmaya başladım. Bir yandan da dans etmeye devam ediyordum, hayatimin en mutlu dönemini geçiriyordum, hayattaki amacımı bulmuştum, ve o konuda çok iyiydim, beni çok parlak bir gelecek bekliyordu…

Gelgelelim bir kayak yarışında dizimi kötü bir şekilde kırdım. Ameliyat dönemi sonrası 6 ay bir rehabilitasyon hastanesinde yattım. Sağ bacağımın kaslarını tamamen kaybetmiştim, ve dizimi bükemiyordum, en önemlisi de çok acı çekiyordum. Baleye devam edemeyeceğim aşikardı. Salon danslarına ağırlık vermeye karar verdim, ne de olsa dizlerimi pek bükmem gerekmiyordu. Bir sure sonra dans edebilir hale geldim, Arjantin tangosuna da merak sardım. Ama salon danslarındaki partnerim tangoyu pek sevmiyordu ve ben derslere tek başıma gidiyordum. Muhteşem bir danstı, derin bir teknik ve tutku vardı, ama keşke partnersiz yapabileceğim bir dans olsaydı…Tam bunları düşündüğüm bir donemde gazetede Pera Guzel Sanatlar Lisesi’nde flamenko dans dersleri başlayacağı ve sınavla öğrenci alınacağı haberini gordum. İste, fırsat çıkmıştı önüme. Kursa ocak 1997’de başladık. Bildiğim kadarıyla tam anlamıyla flamenko dans dersleri bu tarihte başladı Turkiye’de. Viridiana isimli, Meksikali, çok genç ve çok sert bir hocamız vardi. Ilk 3 ay ayakkabısız dans ettik. Muzik ve ritmin karmaşıklığı beni çok cezbediyordu, şarkıya bayılıyordum. Bu dans bambaşkaydı, tangodan bile daha derindi, ulaşılmazdı, zordu, ve beni cezbediyordu. Iste, yapmak istediğim dansı bulmuştum, dansımı bulmuştum. Kurs sonrası Ispanya’ya okul araştırmaya gitmeliydim. Mühendisliğe bir sure ara verip İspanya’ya, bu isin orijinalini öğrenmeye gitmeliydim. En az bir sene kalmalıyım diye düşündüm. Viridiana’dan okul adresleri aldım. Is yerinden izin alıp Madrid ve Sevilla’ya gittim. Ders izledim, Cd’ler aldım.

rop_asime_2

Ancak, maddi ve manevi eksiklikler nedeniyle mühendisliği bırakma arzumu 2000 yılına kadar erteledim. 2000 yılında bir yandan Pera’da ders almaya devam ediyordum, bir yandan da ders veriyordum. Böylece Flamenko dansına profesyonel olarak ilk adımımı attım. 2000 yılının eylülünde Sevilla’ya bir aylığına gittim. Çingenelerin Flamenko yapısını daha kendime yakin buluyordum, zaten bu “ise” önce otantik olandan başlamak doğru geliyordu bana. önce özünü öğreneyim bu isin diye düşünüyordum. Farruquito ve kardeşi Farru’nun verdiği teknik derse, teyzeleri La Faraona’dan ve Juana Amaya’dan da koreografi dersleri aldım. Bu arada, halen mühendislik yaparken, 2000 yılında, gene yıllık iznimde 1 haftalığına Sevilla’ya gidip Sara Baras ve Eva la Yerbabuena’yi canlı olarak izleme fırsatı bulmuştum. Sara Baras bana makine gibi gelmişti, sadece ayaklarını kullanıyor, üst bedenini bos veriyordu sanki, bana “ulaşmıyordu” dansı….Ama su Eva isimli kadın, neydi o öyle?? Vücudunu kullanışı, elleri kolları, yüz ifadesi, her sey akıyordu berrak su gibi. Yaptığı danslardan birinde yere bir golpe bile vurmamıştı. Tekniği çok iyiydi, ama sadece teknik gösteri yapmıyordu. Bu kadında “başka birsey” vardı. Bundan sonra da Eva La Yerbabuena’nin takipçisi oldum, her Sevilla’ya gidişimde onu izlemeye niyet ettim…

Flamenko diyince gözünüzün önüne gelen ilk sahne nedir?

Flamenko deyince kendimi kırmızı bir bata de colayla bir sahnede, kendinden geçmiş bir şekilde dans ederken görüyorum, ilk gözümün önüne gelen sahne hep bu oluyor. Ama ne hissettiğime gelince, çok değişik duygular hissediyorum. Benim büyük bir ask olarak başlayan Flamenko serüvenim değişik aşamalar geçirdi. Ask bir ara nefrete bile dönüştü, flamenkodan kendimi çok uzak hissettiğim çok mutsuz bir donem geçirdim. Su anda üzerinde çalıştığım projemde flamenkoda yaşadığım bu dönemleri anlatıyorum.

Türkiye’de birçok şeyi arkanda bırakarak aslında çoğumuzun istediğini ama başaramadığını yaptın.

Uzun zamandır Sevilla’da yaşayan biri olarak birçok eğitmen ile çalıştın, sahne paylaştın (Eva konusuna tabi sonra geleceğiz heyecanla senden daha fazla ayrıntı bekliyoruz bu konuda ) genel olarak dönüp baktığında iyi ki yapmışım diyor musun? Ve hiç geri dönmeyi okul açmayı öğrendiklerini öğretmeyi düşünmedin mi? Genelde yapılan çünkü bu olurdu. Biraz bu hissiyatından bahseder misin?

Evet, kesinlikle iyi ki yapmışım diyorum. Türkiye’de geride bıraktığım rahat hayati hiçbir zaman özlemedim, ve bu konuda hiç şüphe de duymadım. Geriye dönüp okul açmayı da hiç hayal etmedim. Benim için okul açmak kendini bir yere bağlamak anlamına geliyor, ve bunu hiçbir zaman istemedim. Öğrendiklerimi aktarmak istiyorum, çünkü bundan büyük bir haz alıyorum, ve ben de ders verirken çok şey öğreniyorum. Ama ders vermeyi stüdyo kiralayarak veya dans stüdyolarıyla anlaşarak yapmayı kendime daya uygun görüyorum. Bir yere saplanıp kalma ve ilerleyememe korkum var. Her zaman öğrenmeye devam etmek ihtiyacı hissediyorum, onun için kendimi sadece öğretmen veya dansçı olarak görmüyorum su anda. Öğrenci olmanın lüksünü de yasamak istiyorum. Bunu sadece Flamenko dansı anlamında değil, herhangi bir sanatı öğrenmek veya hayatla ilgili herhangi bir şeyi öğrenmek olarak soyluyorum. Öğrendikçe hayat yeni bir boyut kazanıyor ve kendimle ilgili, farkına hiç varmadığım şeyleri keşfediyorum.

Dünya’da ve özellikle dışarıdan izleyen biri olarak Türkiye’de Flamenko sence nasıl bir yol alıyor, Türkiye’de ki Flamenko’nun gelişimi için daha neler yapılmalıdır sence?

Hızlı bir şekilde ilerliyor gibi geliyor bana. Flamenkonun ilk başladığı ocak 1997’den beri yaklaşık 15 sene geçmiş. Bir bakıyorum, bir suru yerde Flamenko dersleri veriliyor, festivaller, gösteriler, gruplar, vs. çok yaygın. Eskiden sadece İstanbul’da vardı Flamenko, simdi birçok şehirde okullar var, pek çok Türk dansçı İspanya’ya ders almaya gidiyor. Bu acıdan bakılınca bence hızlı bir şekilde ilerliyor.

Ama ne yapılması gerektiğine gelince, genel olarak Türkiye’de Flamenko yapanlarda bir kurban rolü oynama alışkanlığı görüyorum, bunu belki de hayatimizin her alanında yapmaya meyilliyiz. Biz genelde çocuklarımızı çok koruyup kolluyoruz, onlari sevgi gösterisi adi altında, farkında olmadan bağımlı da kılıyoruz. Genelde herkes çok şikayet ediyor. Hep “su yok, bu yok” diye herkes yakınıyor. Çoğunluğun ortak yakınması da “birlik yok”. Bence bu yanlış bir bakış acısı. İnanıyorum ki, hayatta bir konuda çok şikayet ediyorsanız, o konuda sorumluluk alamıyorsunuz demektir. Bu çok basit bir denklem aslında, ve söyle isliyor: İnanç: “hayatta ihtiyacım olan her şeyi şimdiye kadar bana anne babam verdi, bundan sonra da birileri bana ihtiyacım olanı vermeye devam etmelidir”. Dolayısıyla bunu Flamenko diline çevirince “flamenkoda gelişmek için, şu, şu ve şuna ihtiyacım var, ama bunları bana, bu, bu ve bu kişiler vermiyor ve su, bu ve o şartlar eksik veya yok”…Yani aslında problem flamenko kaynaklı değil, soruna yaklaşım hatalı. Her “su, su ve bu eksik o nedenle bu, su ve o şeyleri yapamıyorum” diye düşündüğünüz zaman alin elinize bir kalem bir kağıt ve yazın: Benim bu konuda yapmam gerektiğine inandığım ve de yapmadığım ne(ler) var? Kendinize karsı dürüst olup bakışınızı bu şekilde değiştirdiğinizde aslında sorunun sizin dışınızdaki dünya ile değil, kendinizle ilgili olduğunu buluyorsunuz. Aslında hepimiz içinde yasamayı istediğimiz ve hayal ettiğimiz hayati yaratabilecek güçteyiz, ama kolaya kaçıp kurban rolü oynamayı seçiyoruz. Ama bunu bir şekilde kırmak gerekiyor, gücü tekrar ele almak gerekiyor. Burada içsel güçten bahsediyorum elbette…Kendini her kurban gibi gören her Flamenkocu arkadaşıma beni hatırlamasını tavsiye ediyorum.:) 1997’de ben flamenkoya başladığımda internet yoktu (bunu bir kere daha, yavaşça okuyun, internet yoktu), müzik indirmek, video izlemek diye birsey sozkonusu değildi, doğru düzgün Flamenko gösterisi olmuyordu Türkiye’de, sadece bir (1) okulda ders veriliyordu, hoca seçme imkanı yoktu, İspanyolca kursu yoktu, ayakkabı, CD, kıyafet almak için İspanya’ya gitmek veya bir gidenden ısmarlamak gerekiyordu, Flamenko festivali yoktu, hayal bile edilmiyordu. Simdi, ben bu “imkansızlıklar” silsilesi içinde boğulmadıysam, size hiçbir şey olmaz, merak etmeyin.

Türkiye’de gelişmekte olan Flamenko sanki hak ettiği hızda ilerlemiyor gibi geliyor bize buna katılıyor musun? Katılıyorsan sence nerede hata yapılıyor ? Sence artık bütünleşmenin genel anlamda Ankara’ya ilave İstanbul’da da bir festival yapmanın zamanı gelmedi mi?

Sanırım bu soruya büyük ölçüde bir önceki soruda cevap verdim, ama tekrar etmekte fayda var, çünkü çok önemli, hatta belki de en önemli konu bu…Hatayı kendimize değil dışarıya bakmakla ve aradığımız çözümleri veya şartları başkalarının bize getirmesini beklemekle yapıyoruz.

Bir de, unutmamalı ki bize her dezavantaj gibi gözüken konu içinde bir de gizli bir avantaj tasiyor. Önemli olan da bu avantajı görebilmek. Ama sadece olmayana odaklanırsak olanı görmemiz zorlaşıyor.

Bir ornek vereyim: Diyelim ki şikayetimiz su: “Istanbul’da bir flamenko festivali yok! ” (en cok duydugum şikayetlerden birisi bu)

Tamam, hay Allah, ne aci bir durum, vah vah! J Bu durumda kendimize sunu sormamiz ve dürüstçe cevaplamamız gerekiyor? “Niye istanbul’da festival olmasını istiyorum? Istanbul’da bir flamenko festivali olmazsa bana ne olur?”…Ne mi olur? O zaman flamenko senin ayağına gelmez, ve senin ona ulaşmak için caba göstermen gerekir, yani sorumluluk alman gerekir!! Aslında bu kadar basit! Peki, bu “büyük sorun”un altindaki avantaj ne olabilir ki? Su olabilir (veya sen başka bir avantaj bulabilirsin): Madem Istanbul’da bir flamenko festivali yok, demek ki cok önemli ve bos bir alan var senin bir başlangıç yapabileceğin. Bundan büyük bir fırsat olabilir mi, bir dusunsene! Festival düzenlersen bir suru flamenko sanatçısıyla tanışabilir, onlarla zaman gecirebilir, bir derste öğrenebileceğinden cok daha fazla şeyler öğrenebilirsin. Menejerleriyle tanışıp bu isin püf noktalarını sorabilirsin, Ankara’da festival düzenleyen arkadaşlarla konuşabilirsin. Cervantes Enstitusu, Ispanya Konsoloslugu, vs gibi kurumlarla görüşüp akil alabilirsin. Istanbul’da flamenko dersi verilen tum okullara gidip destek verip vermeyeceklerini sorarsın. Internet elinin altinda, dunyanin herhangi bir yerindeki festival organizasyonuna nasıl başladıklarını sorabilirsin, vs vs. Bu surecte de flamenkoyla ilgili bilmediğin ve hiçbir zaman bilemeyeceğin birsuru sey ogrenebilirsin. Kendinle ilgili, hic bilmediğin yanlarını, yeteneklerini keşfedebilirsin….Bu liste uzar da uzar, yaratıcılığınıza bağlı.

Simdi, bunları yapmak yerine sikayet edip, bir gün, birisinin çıkıp da istanbul’da festival yapmasını beklemek daha mi kolay, siz dürüstçe cevabini verin. Ve her şikayet ettiğinizde tekrar bir düşünün…

 

Flamenko dansında gelecek vaat eden kimler var hem Türkiye’de hem Yurtdışında? Öğrencilerinize dünyadan ya da Türkiye’den kimleri izlemelerini önerirsiniz?

Aslinda en zoru ve en önemlisi kendini izleyebilmek. Bundan aynada veya videoda izlemeyi kastetmiyorum. Kendinin, ic sesinin, korkularının, zayıf ve güçlü noktalarının, bedeninin farkında olmaktan bahsediyorum.

Flamenko dansçılarına gelince, Eva La Yerbabuena’yi hep “tam” ve “dengeli” bir dansci olarak gördüm. Tam, çünkü bana göre hem estetiğe, hem sağlam tekniğe, hem de yurege sahip bir dansci. Dengeli buluyorum, çünkü tekniğe fazla önem vermiyor, gerektiğinde tekniği “unutabiliyor”.

Rocio Molina da bence son derece bilincli bir dansci. Teknik olarak en üst seviyedeki flamenko danscilarindan birisi. Rocio’nun taytla dans etmek gibi bize sunduğu büyük bir avantaj var. Bacaklarını, kalçasını, dizlerini nasıl kullandığını rahatlıkla görebiliyorsun izlerken.

Ayrica Israel Galván, Eva La Yerbabuena veya Rocío Molino’nun gösterilerini izlerken flamenko danscilarinin kaygilarini ve arayışlarını da gözlemleyebiliyorsun. Israel Galván’i da yaraticiligi ve cesareti acisindan cok takdir ediyorum.

Manuela Carrasco’yu sahnedeki durusu açısından cok beğeniyorum. Sahnede hicbirsey yapmadan durmak cok zor birsey, cunku kendi kendinle basbasa kalıyorsun ve bu her babayigidin harci degil 😉 Bu konuda Manuela Carrasco’yu cok beğeniyorum, son derece guclu buluyorum.

Maria Pagés’i bir koreograf olarak cok basarili buluyorum.

Joaquin Grilo’nun flamenkoyla artik “oynadigini” dusunuyorum, yani bir konuda oyle iyi olursun ki, artik onunla oynamaya baslarsin. Ustelik bunu flamenko hissinden odun vermeden yapmasini cok takdir ediyorum.

Bunun yanında, 20’li yaslarinin basında, çeşitli flamenko topluluklarında dans eden, son derece bilincli, acik fikirli, yaslarina göre son derece olgun, inanılmaz insanlarla da tanıştım, Mesela José Maldonado, Fernando Jimenez, Patricia Guerrero.

Gitarist Manolo Sanlúcar da benim için yol gösterici bir insan oldu. Temelin saglamliginin ne kadar önemli olduğunu farketmeme yardımcı oldu…

Kendine ve hayata gerçekten inanan ve odağını dışarıdan alıp kendine döndüren herkes bana göre “gelecek vaat ediyor”. Flamenko bahane, hepimiz kendimizi arıyoruz aslında.

Flamenko ile Türk dans ve ezgilerinin benzerliği olduğunu düşünüyor musunuz? Zamanla bu ezgilerin Flamenko ile daha fazla bütünleşeceğini ya da bunun için fazla kendimizi yormayalım müzik varacağı yere varır mı zaten diyorsun ?

Turk muzigiyle flamenko muziginin benzerlikler taşıdığı kesin, özellikle de şarkı cok benziyor….Ama….ne onemi var? Daha dogrusu benzemiyor olsa ne olur?

Bence bu konuya odaklanmamızın sebebi aşağılık kompleksimiz. “Biz ispanyol degiliz, onlar gibi flamenko yapamayiz” diye buyuk bir endisemiz var. Sanki Ispanyol olamamaktan duyduğumuz ezikliği Türk müziğinde flamenkoyu arayarak gidermeye calisiyoruz. Halbuki flamenko ne Ispanyol, ne Çingene ne de Turk olmakla ilgili birsey, flamenko tamamen kendi olmakla ilgili bir şey. “Kendi olmak” icin de ilk once kendini kaybetmeyi goze almak gerekiyor, yani kimliklere sarılmak değil, tam tersine kimliklerden arinmak gerekiyor, ben boyle yasadim ve buna inaniyorum. Evet, elbette ki bir Turk icin ozellikle de sarki bir Finliye göre çok daha kolay, ve cok daha yakin. Ama bunun ne onemi var? Japonlar belki de Endulus’unkiyle zit denebilecek bir kulture sahip, ama bu onlarin flamenko yapamayacaklari anlamina gelmiyor. Evet, onlar icin cok daha zor, ama bu buyuk bir saygiyi haketmedikleri anlamina gelmiyor.

Ben kendi adima, hicbir zaman ne Turk muzigine, ne de Turk danslarina ilgi duydum. Ben flamenko muzigini ve dansini seviyorum. Simdi, kalkip da “ben Ispanyol degilim, o zaman bari Turk muzigini, dansini yapayim, kendimi oyle sunayim” diyemem, cunku oncelikle kendimi kandirmis olurum. Yani hayranı olmadığım bir dansi ve muzigi sirf kendimi Ispanyollara kabul ettirecegim diye yapmaya çabalamak bana hic uymadi. Demek istemiyorum ki yapilmamali, ama içinden geliyorsa, Turk muzigini gercekten seviyorsan yap.

Öğrencilere bu dansta ilerlemeleri için en çok neyi önerirsin? Ayrıca malum evde çalışılacak bir dans değil ? İspanya mutlaka bu süreç içerisinde olmalı mı ? Olmalı ise nasıl bir süreç olmalı.

– Bir flamenko günlüğü tutmalarını tavsiye ederim. Yazmak cok önemli…Düşünceler aklımızdan, bulutların gökyüzünden geçişi gibi geçiyor, içimizde olumlu olumsuz duygular yaratıyor, ama geçip gittiklerinde onları hatırlamıyoruz bile. Yazmak, zihnin nasil calisiyor oldugunu, korkulari, endiseleri, bizi olduğumuz yerde takilip kalmaya iten inanclarimizi kesfetmemize yardimci oluyor, bir anlamda kendi kendimizle yuzlesmemize yardimci oluyor, dolayisiyla cok onemli oldugunu dusunuyorum. YAZIN!

– Başkaları icin değil, kendileri için dans etmelerini öneririm. Bu cok, cok ama cok zor birsey, ama bence en onemlisi. Dogdugumuz andan itibaren başkalarının hayatini yasamaya basliyoruz. Sevilelim, beğenilelim, ozel olalim diye kılıktan kılığa giriyoruz ve yolda kendimizi unutuyoruz (kendimizi büyük olcude unuttugumuzda bize “yetiskin” deniyor)…Flamenko, kendini hatırlamak için cok güzel bir araç. Kendinizi gozlemleyin, ne kadar “dans ederken aldiginiz hazdan dolayi” dans ediyorsunuz, ne kadar “baskalari uzerinde biraktiginiz guzel izlenimden dolayi” dans ediyorsunuz, buna bir bakin…Neden, cafcafli kiyafetlere, rengarenk ayakkabilara, kocaman kupelere, yani dis gorunusunuze, tekniginizi duzeltmeye, bilginizi artirmaya, daha iyi bir dansci olmaya verdiginiz onemden daha fazla onem veriyor oldugunuzu bir dusunun…

– Teknigi ilerletmek demek, evde veya surda burda ayak teknigi calismak anlamina gelmiyor. Dusunme seklinizde, kendinizi ve hayati algilayis biciminizde yapacaginiz cok kucuk bir degisiklik bile dansinizda buyuk degisikliklere yol acabilir.

Deneyin, ayakkabi giymeden, etek giymeden, ayna kullanmadan, bildiklerinizi, ogrendiklerinizi ters cevirerek kendinizi ve bedeninizi kullanis biciminizi izleyin, sevdiginiz bir muzigi koyup (flamenko olmasi sart degil), icinizden geldigi gibi dans edin. Kendinizi surekli gozlemleyin. Yuruken, is yerinde calisirken, aile toplantilarinizda, arkadas toplantilarinizda, her anda, kendinizi kendinize hatirlatin ve bedeninize geri donun. Bedeninizi hissedin ve mumkun oldugunca bedeninizin içinde kalin. Otobuste otururken kendinize “su anda sag dirsegim ne yapiyor?” diye sorun ve sag kolunuzdaki gergin kaslarin farkina varin. Kendinize kendinizi hatirlatmak icin “gerceklige geri donus yol sinyalleri” olusturabilirsiniz. Ornegin ellerinizin uzerine bir + isareti koyup onu her gordugunuzde ne yapiyor olursaniz olun bedeninize geri donmeye niyet edin. Garanti ediyorum, bu tur egzersizler yaparsaniz hayatiniz degisecek, hem de olumlu yonde. Cunku unuttugunuz “kendiniz”e donme yolculugunda buyuk bir adim atmis olacaksiniz J

– Baskalarini ve ne yaptiklarini, ne yap(a)madiklarini bosverin. Herkes hayati ve dolayisiyla da flamenkoyu kendi hayat tecrubesine, hayati algilayisina gore, kendince yorumluyor. (Bu kisilere unlu flamenko danscilari bile dahil olabilir!). Kimseyi “duzeltmeye” kalkmayin, bununla vakit kaybetmeyin. Onun yerine o kisi veya kisileri aynaniz olarak kullanin! Onlarda oldugunu dusundugunuz ve sinir oldugunuz tum ozellikleri yazin. Sonra, “bunlari ben kime karsi, nerede yaptim veya yapmaktayim?” diye bir dusunun. Egonuzun direncine ragmen deneyin. Kendinizde olmayan birseyi baskasinda gormeniz mumkun degil, sinir oldugunuz, cekemediginiz herkes kendinizde cekemediginiz yaninizi size gosteriyor. Dolayisiyla o kisilerin varligina sukredin ve kendiniz basta olmak uzere size ayna olan herkesi affedin…Ayni sekilde, hayrani oldugunuz kisilerdeki ozellikler de, kendinizde olup henuz aciga cikmamis yanlarinizi gosteriyor, Onlari da bulmaya niyet edin!

rop_asime_3

Evet şimdi EVA YERBABUENA konusunda gelince, şuan bir projede birlikte çalışıyorsunuz, ve hatta birlikte çalıştığı nadir insanlardansın ve ilk Türksünüz belki, nasıl tanıştınız nasıl gelişti, şuan neler yapıyorsunuz Eva ile bunları bizimle paylaşır mısın?

Atilla, Eva’yla “buluşmam” (onunla calismami manevi birsey olarak gordugum icin bulusma diyorum), hayatımda başıma gelen en güzel olaylardan birisi oldu benim icin. Ayrica, kendimle ilgili, benim hayal bile edemeyecegim yanlarım olduğunu gösterdi. Yani bir anlamda benliğimin, benim “kendim” olarak algıladığım şeyin çok otesinde birsey olduğunu gosterdi. Ve bu, herkes icin gecerli.

2009 agustosunda Turkiye’deki tatilimden Sevilla’daki evime ve isime geri donmustum. Mutsuzdum. Ispanya’da kalmak icin verdigim mucadele (tam anlamiyla bir mucadele halini almisti) beni cok yormustu. Turkiye’ye donmek istemiyordum. Oturma ve calisma iznimi devam ettirebilmem icin haftada 40 saatlik bir is kontratimin olmasi gerekiyordu, ayrıca sürekli para sıkıntısı çekiyordum. Bazen haftada 40 saatten fazla bile çalışsam, bir cafede garsonluk, yani göreceli olarak vasıfsız bir is yaptığım için istediğim kadar para kazanamıyordum. Dolayısıyla da para biriktiremiyor, ve ise ara verip flamenkoya odaklanamıyordum. Gerci odaklansam ne yazar diye düşünüyordum, dizim çok acı veriyordu. Hemen hemen her katıldığım workshop sonrası yürüyemez hale geliyordum. Kendimi, tam olarak bir zavallı, bir kayip olarak görüyordum. Yani, kendime acıyordum…Flamenko trenini coktan kacirmistim, iyi bir danci olma hayaliyle geldiğim Sevilla’da basarisiz ollmustum. Koskoca okullari bitirmiştim, ve bir cafede çalışıyordum, flamenko yapmaya ne zaman ne de enerji,ne de para bulamıyordum. Yaşım da epey ilerlemişti, benden adam olmazdi…

 

Insan kendine acımaya görsün, bahaneler ve vehamet katlanarak artabilir, benim de o donemde yaptığım gibi…Ama onemli olan farkında olmak, ne olursan ve ne yaparsan yap onun “sen” olmadığının, sadece geçici bir durum olduğunun, ve genelde bizi rahatsız eden herseyin korkudan kaynaklandığının ve bunun da insan olmaktan ibaret olduğunun farkinda olmak. Flamenkodan uzaklastigim donemde “icsel calisma” olarak adlandırabileceğim bir çalışma yapmaya başlamıştım. Sürekli yazıyordum, ve korkularimla ilgili çalışma yapıyordum. Benliğimin ego ve ust ben seklinde iki oluş hali olduğunu öğrendim. Sonradan geri donup baktığımda, yaptığım bu çalışmaların beni Eva’yla çalışmaya goturen en önemli etken olduğunu farkediyorum. Steve Jobs’un meshur konuşmasında dediği gibi, “noktalar birlesiyor”.

Tatildeyken de Eckhart Tolle’nin “Şimdinin Gücü” isimli kitabini okuyordum… Hayat sadece bir ANdan ibaretti, bu da tek mutlak gerçek olan SIMDI idi. Gerisi ise, zihnimiz, yani egomuzdu. Ne gecmis ne de gelecek aslında YOKtu, ve gercek degildi. Ben de kitaptaki uygulamaları yaparak mümkün olduğunca şimdide, yani anda kalmaya çalışıyordum. Beni tutsak eden zihnimin kurbanı olmamaya gayret ediyordum…

Neyse, ben bu “acı dolu” senaryoda başrol oynarken, internette bir ilan gördüm. Eva La Yerbabuena bir haftalık, dolu dolu bir seminer veriyordu…Sabahları dans, yani pratik, aksamları da, her aksam farklı bir konuda olmak üzere teori. Bir aksam sanat yönetmeni, bir aksam gitarist, bir aksam kostümcü, vs gelip, bir flamenko gösterisi nasıl hazırlanır, onu anlatacaklar. Eva da sürekli orada olacak tabi. Ilani görünce içim acıdı, kendime acımam daha da büyüdü. Tatilden yeni dönmüştüm, isten izin almam imkansızdı. Seminer 400 euroydu, bu parayı veremezdim. Yani bu seminere katılmam imkansızdı…Arkadaşım Melis Cangüler “Asime, duydun mu, Eva seminer verecekmis” diye haber verdi. O da Jerez’e gitme planlarından vazgeçip Sevilla’daki bu seminere katılmaya karar verdi. Ben Melis’e seminere katılmamın mümkün olmadığını söyledim..

Bu arada, 2006 yilinda, “Bir Dilek Tut Hayatin Değişsin” isimli bir kitap geçmişti elime. Onun bas kısmını okumuş, ve dilek olara da “Eva La Yerbabuena’nin topluluğunda dans ediyorum” diye yazmıştım. Bir yandan da içimden bir ses “Eva’nin dansçısı olmak marifet değil, onlar Eva’nin arkasında onu taklit ediyorlar, ben misafir sanatçı gibi katılsam aslında” diyordu. Bir yandan da nasıl bu kadar böbürlenebildiğime, böyle bir dileği nasil tutabildiğime şaşıyordum. Ama kaybedeceğim ne vardı ki, isteyenin bir yuzu, vermeyenin iki yuzu kara! J 3 sene ust uste Eva’nin Sevilla’da verdigi workshoplara katılmıştım. Dersler sirasinda bir “mucize” olmasını, ve beni “keşfetmesini” diliyordum. Ona “usturuplu” sorular sorup kendimi fark ettirmeye çalışıyordum. Bir yandan da “benim gibi yasli, doğru düzgün flamenko bile yapmayan birisini nasıl alir ki topluluğuna?” diye düşünüyordum…

Neyse, gel gor ki, Melis seminerin ilk gunu, sabah seansi sonrasi calistigim cafeye geldi. “Asime, cok guzel, ama aksamki seansa gitmeyecegim, cunku dili iyi anlayamiyorum” gibisinden birseyler soyledi. Isten yeni cikmistim, aksam seansina yetismek icin vakit vardi. “Melis kalk, taksiye atlayip gidelim” dedim. Nasil oldugunu anlamadan seminerde buldum kendimi. Eva’nin o donemde sanat yonetmenligini yapan Juan Ruesga konusmaciydi. Bir flamenko gosterisi nasil sahneye konulur, ondan bahsetti. “Flamenkoyla herseyi anlatabilirsiniz” dedi..Konusmasi bitince elimi kaldirdim “flamenkoyla nasil hersey anlatilabilir, mesela kuresel isinma flamenkoyla nasil anlatilabilir ki, flamenko “duygularin” dansi degil mi? Düşündürebilir mi? Ya da düşündürmeli mi?” diye sordum. Eva “benim de kendime sorduğum bir soruydu bu” dedi. Juan Ruesga “evet, hersey anlatılabilir, zaten yapılıyor da” dedi…Bu seminere su veya bu şekilde katılmalı, elimden geldiğince faydalanmalıydım. Eva’nin menejerine gittim, is saatlerim elverdiğince katılmak üzere anlastim.

Eva ertesi gun bize “en sevdiginiz hayvanin taklidini yapmanizi istiyorum” dedi..Yanina gittim “flamenko hareketleriyle mi yapacagiz taklidi?” diye sordum. Eva “flamenkoyu unut” dedi. Şaşırmıştım, koskoca Eva La Yerbabuena, flamenko seminerinde “flamenkoyu unut” diyordu. Taklitleri eğlenerek yaptik. Eva seminer suresince pek cok defa “Flamenko yapıyorum dediğiniz an kendinizi kısıtlarsınız, kendinizi sınırlamayın, önemli olan ifade etmektir (expresar), ve bunu ne şekilde yaptiginiz önemli degildir, sanatta sınır yoktur” diyordu. Bazen yere oturup muhabbet ediyorduk. Eva bize flamenkoda yasadigi sikintilari anlatiyordu. Muhabbet ederken de cok sey ogreniyorduk, ve aklimiza takilanlari soruyorduk. Cok iyi bir dansci olan, o donemde Sevilla’daki Los Gallos tablaosunda dans eden Noelia Sabarea “Eva, ben tangosumu yerde bitirmek istiyorum, ama flamenko olmadigim konusunda elestiri alacagim diye buna cesaret edemiyorum” dedi. Eva risk almasi gerektigini soyledi. Dersler sirasinda pek cok duygusal an yasiyorduk, daha dogrusu ben yasiyordum, gozlerim doluyordu. Hele ki Eva isinmalarimiz sirasinda bir gospel sarkisi koyuyordu Cd calara ki, ben şakır şakır ağlıyordum. Bu ne sesti böyle, bu nasil bir sarki soyleyisti, girtlaktan degil, cok daha uzaklardan geliyordu. Mahalia Jackson’un “Lord’s Prayer” adli parcasiydi.

Bu arada Eva bize odev verdi. Garcia Lorca’nin “Yerma” isimli, cocuk sahibi olamayan, bu nedenle de toplumdan kendini disslanmis hisseden ve bunalima giren bir kadinin hikayesini anlatan siirinden birkac satirlik bir kisim verdi, “bu siiri bana bir sekilde anlatmanizi istiyorum. Ister ziplayin, ister sarki soyleyin, ne yaptiginiz onemli degil, ama bu sırrı bana anlatın” dedi. Soyunma odasinda gozumun onune yerde baslayip ayakta biten bir hareket serisi geldi. Iki gunumuz vardi. Siiri iyice anlamaya calistim. Cafede bir yandan calisiyor, bir yandan hayal kuruyordum, soyle soyle yaparim, sonra da soyle bitiririm diye.

Gun geldi, Eva “gönüllü var mi?” diye sordu. Ben elimi kaldirdim, ve tek gönüllü oldugumu gorunce biraz sasirdim ve heyecanlandim. Yanina gidip “Eva ben oyle pek de birsey hazırlamadım, kendimi biraz akisa bırakacağım” dedim. Eva da onayladi, “tabi, ne cikarsa” dedi. Mahalia Jackson’un beni aglatan sarkisini koymalarini istedim, yalin ayak, yere kapandim. Seminer bir tiyatro salonunda yapiliyordu. Herkes seyirci koltuguna oturdu. Uzerimde bir isik, daha sarki baslamadan aglamaya basladim. Sarki baslayinca ise zangir zangir titriyordum aglamaktan. Yukariya yavas yavas kalkarken gozyaslarim yere sipir sipir damliyordu. Bir yandan haz aliyordum, bir yandan da “rezil olduk” diye dusunuyordum. Tam hareket serisini bitirdim, muzik bitti. Asagiya indim. Eva “cok iyi, su anda herkes anladi ki, bu is icin ne flamenko ayakkabisina ne de flamenko muzigine gerek var” dedi. Arkadan birisi “yerinden bile kipirdamadi” dedi. Eva’nin bas dansçısı ve asistanı Mercedes Ruiz “Eva, bundan sonra nasıl devam edeceğiz? Bence devam etmeyelim” dedi. Eva ise “hayir, bunu kırmamız lazım. Maria! simdi sen kalk ve hazırladığını göster bize” diyerek isteyenlerin hazirladiklarini göstermelerine devam etti. Bu arada Eva herkese fikir soruyordu “en cok neyi begendiniz, nasil buldunuz, sizce simdi neye odaklanmaliyiz” vs. Ortaya cikanlar karsisinda hayrete dusuyordum. Eva bize resmen tiyatro yaptiriyordu, ve herkes de “döktürüyordu”. Hareket parcalari birden bire bir koreografiye donusuyorlardi.

Ertesi gun ayni konuyu calismaya devam ettik. Erkek danscilardan birisi “siirde sut kelimesi geciyor, bu konuyu da kullanmamiz iyi olur” dedi. Eva da bu fikri begendi. “evet, anne olmak istediginde vucudunda sut istersin, ama anne olunca da canin acir, vucudundan atmak istersin” dedi. Sahneye bir masa, bir sandalye, bir bardak da sut koydurdu. Birkac kisiye birseyler denetti, sonra birden bana “Asime sen denemek ister misin?” diye sordu. Sahneye cikip sandalyeye oturdum ve sut bardagina bakmaya basladim…Icimden bir ses “acele etme” dedi. Bekledim..Birden, büyülü birsey oldu. Ellerim kendiliğinden, sanki ben onlari kontrol etmiyormuscasina bardağa yöneldiler. Gene icimdeki ses “tereddüt et” dedi. Ellerim geriye çekildi. Bu arada, Lars Von Trier’in “Karanlikta Dans” filminde Bjork’un yaptigi rol aklima geldi. Idam cezasina carptirilan bir kadinin olmeden onceki son hali gözümün önüne geldi. Gene elim titreyerek bardağa uzandı. Zangir zangir titriyordum, göğsüm hizla inip kalkiyordu, ama ben bunlara “karar” vermiyordum, kendiliginden oluveriyordu. Sütü icmeye calistim. Gene icimdeki ses “ağzına götürürken ağzını tam olarak açma, ve süt yere dökülsün” diye fikir verdi. Tükürdüm ve tüm süt üstüme başıma döküldü…Eva sahneyi durdurup: “mukemmel! Asime, bu mükemmel, sen tiyatro yapmalısın!” dedi. Ertesi gun kocam rolundeki erkek dansci bana “Asime, seni izlerken dumur oldum, ne hissettiğimi bile bilemedim” dedi. Evet, orada, yuce birsey olmuştu. Sonradan anlayacaktim ki aslinda hayatimda belki de ilk defa kendim olmuştum, zihnimin köleliğinden kurtulmuş, saf olmuştum. Ben zihnime hizmet etmeyi bırakınca zihnim bana hizmet etmişti…Sonra, yasadigim o bu muhtesem “hali” tekrar yasamak için yollar arayacaktım…

 

Eva ertesi günü beni görünce “Asime sen nerede yasıyorsun, ne yapıyorsun?” diye sordu. “Bana telefon numaranı ver, seninle konuşmak istiyorum” dedi. O an zaman durdu…Olmustu, iste, buyuk hayal gerceklesiyordu. Hissettigim sevinc anlatilamazdi, ama ayni zamanda büyük bir saskinlik da yasiyordum. Ertesi gun, seminerin son gunu, Eva bizleri tek tek sahneye cikardi. Bu seminere ne bekleyerek geldigimizi, ne buldugumuzu anlatmamizi istedi. Ilk iki kisi normal bir sekilde konustular. Ama ucuncu kisi cikip aglaya aglaya “hayatim degisti, ben artik eski ben degilim” deyince, hepimiz aglamaya basladik. Her cikan konusmaci agliyor, ve hayatinin degistigini soyluyordu, inanilmaz birsey olmustu. Sanki Eva bize el vermisti. Sıra bana gelince “Eva, ben bu seminere gelemeyecektim, ne zamanim, ne de param vardi, ama kendimi burada buldum, ve ben hic tiyatro yapmadim, sevmem de, nasıl oldu tum olanlar bilmiyorum, cok tesekkur ederim” dedim. Eva bağırarak “asıl ben sana geldiğin için teşekkür ederim, senin varlığın bu seminerin akışını değiştirdi, sen beni provoke ettin, ben seninle bir stüdyoya kapanıp bir şeyler yaratmak istiyorum” dedi. Bunu gercekten soyledi. İnanamıyordum, olanlar en guzel peri masalindan bile guzeldi. Doğru düzgün tesekkur bile edemedim Eva’ya, inanilmazdi. Bir ay sonra Eva studyosunda bana Carlos Saura’nin “Flamenco flamenco2 filminde dans edecegi nana koreografisini gosterip de “nasil buldun (como te parece)?” diye sordugunda ise, gene gozyaslari icersinde kabalik etmekten cekinerek ona fikrimi soyleyecektim…

rop_asime_5

Bundan sonraki yaklasik 2 senelik donemde pek cok inis-cikis, ve arayis-bulus yasamaya devam ettim. En sonunda Eva 2011 nisaninda benimle yeni eseri Federico Según Lorca’da calismak istedigini soyledi. Ama, ilk olarak produksiyon asistanligi yapacaktim. Eva bana “Asime, sana bu eserde yer verecek miyim, bilmiyorum, ilerledikce gorecegiz” dedi. Dilegim gerceklesir gibi olmustu, ama tam olarak da gerceklesmemisti. Eva benim daha cok tiyatro (interpretación) yapmami istiyordu ve ben buna bozuluyordum, dans etmek istiyordum. Onunla konustum “dans edemez miyim?” diye sordum. Eva “Benim dansciya ihtiyacim yok, ben sende buyuk bir dramatik yetenek gordum, ondan faydalanmak istiyorum. Benim gosterdigim koreografileri yapacak insanlar degil, bana birsey katabilecek insanlara ihtiyacim var” dedi. Ilk baslarda produksiyon isinden cok bunaldim, cok fazla saat calisiyordum, iki kere isi birakmaya karar verdim. Ama sonrasinda “gosteri baslayinca hersey duzelecek” diyerek disimi sikmaya karar verdim. Nitekim git gide Eva gosterideki rolumu artirdi. Teknik acidan cok riskli bir kovayla su atma sahnesi istiyordu. Bir turlu bu sahnenin provasini almiyorduk, ben de gecikiyoruz diye endiseleniyordum. Yerde mikrofonlar var ve Eva 6 kova su atilacak diye tutturdu, nasil hallederiz diye dusunuyoruz. Bu sahneyi de profesyonel aktriz olan kiz kardesine yaptirmayi planliyordu….Gosterinin video cekimleri icin bir gun kirsal bir bolgeye gittik..Eva bana gelip “Asime, bu sahneyi senin yapmani istiyorum, eger senin icin daha kolay olacaksa ingilizce de soyleyebilirsin” dedi. “Turkce konussam olur mu?” dedim, kabul etti…Seminerden beri ilk defa icimden geldigi gibi birsey yapacaktim. “Eyvah!” diye dusundum. Bu sahnede “Casa bernarda de Alba”yi canlandiriyorduk ve ben Bernarda olacak, en kucuk kizim olan Adela’yi, yani Eva’yi gunah isledigi icin kova kova su atarak “taslayacak”tim. Sahne hazirlandi, kovalar suyla dolduruldu, bir kere susuz prova aldik…Gene kendimi akisa biraktim, nasil oldugunu hatirlamiyorum bile, ama kendimden gectim. Sahne bitince Eva “bu sahneyi sen yapacaksin ve turkce olacak!” dedi.

Granada’da gosteriyi sahnelemeye basladik. Sahne oncesinde heyecanlaniyordum, ama sahneye cikinca birden rahatlıyordum. Eva bana kisa bir dans bolumu vermisti, ama bana yeterli gelmiyordu, daha fazla olmasını istiyordum. Bu arada bas dansci arkadas beklenmedik bir şekilde rahatsızlandı. Yerine apar topar yedek dansci cagirildi. Yedek danscinin ilk gunu onu giptayla izledim sahne arkasından. Keske onun yerine ben ciksaydim, sahnelerde küçük değişiklikler yaparak bunu aslinda yapabilirdik, ama bir sekilde Eva’nin bana firsat vermesi gerekiyordu. Ama yedek dansci varken bu mumkun degildi…Gene korkularımla ilgili bir icsel calisma yaptim ve evrenden bana dans etmeyi nasip etmesini istedim..Yedek dansçının üçüncü günü, baska onemli bir provasi oldugu icin gelemeyeceği söylendi. Eva bana “Asime iki sahnede sen cikacaksin, deneyecegiz” dedi. İnanamıyordum! Kendiliğinden birseyler olmustu, bir gün de olsa dans edecektim! Ilk dansi zaten ben de provalarda ezberlemistim, ikinci dansin tum adimlarini bilmiyordum, ama Eva bana sahnede cok guveniyordu. Dogru duzgun prova almadan ciktik. Ilk dans tamam, sorun degil. Ikinci dansta ortada durdugum ve farkli kiyafetim oldugu icin sorun yok, Bernarda rolunde dans ettim. Eva performansi cok begendi ve yedek dansciya gelmemesi soylendi. Bir mucize daha olmustu. Boylelikle bes gun daha bas danscinin yerine dans ettim.

rop_asime_4

EVA YERBABUENA nasıl biri ? Çalışma disiplini, kişiliği, insanlarla iletişimi gibi…

Eva son derece icine kapali, kendi dunyasinda yasayan, sosyallesmekten pek keyif almayan, cok hassas bir kadin. Sezgileri cok guclu. Inanilmaz caliskan ve titiz. Detaylara buyuk onem veriyor. Cok azimli ve guclu bir kadin. Mutevazi ve de inatci. Son derece cesur ve acik fikirli. Ama bazen is ve ozel hayati arasinda bir ayrim olmadigi icin yaninda calisanlar sikinti yasayabiliyorlar.

Eva’yla çalıştığım donemde öğrendiğim en önemli şeylerden birisi de sanatçıların pek cogunun sahnedeki ve gunluk hayatta farklı kişiliklere bürünmeleri. Yani sahnedeki Eva’yla gunluk hayattaki Eva birbirinden farkli. Bunu başarabilmek bir sanatçı için çok önemli birsey diye dusunuyorum. Eva günlük hayatta sade, mütevazi, son derece duru bir kadin. Sahnede ise bambaşka oluyor ve bu iki kişiliği birbirine karistirmak istemiyor, cunku bunun onun sonu olabileceğini düşünüyor.

Bunun yanında, Eva’nin beni en çok sanata ve flamenkoya yaklaşımı etkiledi. Hic sınır koymuyor, kendisini flamenko figurleri veya flamenko müziğiyle kısıtlamıyor. Pina Bausch’la çalıştıktan sonra sanata bakisi cok degismis. Koreografileri hazirlarken de, nereden başlayacağını ve ne yapacağını bilmiyordu. Muzigi koyuyordu, ve bize, “sen surda dur, sen simdi şuraya doğru yürü” gibi direktifler veriyordu. Ve diyelim ki birisinin ayagi takılıp düştü, “hah, bak bu düşüş iyi oldu, bunu kullanalim” diyordu, yani kazalardan, tesadüflerden faydalanıyordu. “Asime, burada sen olsan ne yapardin, Lorena, şurada sunu nasıl yapardın?” diye fikrimizi alıp bize katilim imkani veriyordu. Sanki bir birlik olup koreografileri oluşturuyorduk, ama nasıl oldugunu da anlamıyorduk. Sanki Eva’nin elinde bir sihirli değnek vardı ve koreografiler ortaya cikiveriyordu. Acık fikirliliği ve cesareti beni gerçekten çok etkiledi.

rop_asime_6

Peki bundan sonra ne yapmayı düşünüyorsun ? Eva ile proje tamamlandıktan sonra nasıl bir yola girmek istersin ? Bu plan içerisinde Türkiye’ye temelli dönmek var mı ?

Bundan sonra mümkün olduğunca kendim olarak flamenko yapmak istiyorum. Kriter olarak korkularımı değil, beğenilerimi almak istiyorum. Eva’nin seminerinden sonra, büyük tesadüfler sonucu “butoh” isimli bir sanatla karsilastim. Butoh aslinda “kendi olma” hali. Butoh dansçıları kendilerini “an”in akısına bırakarak, önceden belirlenmemis, o anda kendiliğinden ortaya çıkan bir koreografi yapıyorlar. Kısacası butoh teslimiyet anında ortaya çıkan hareket serisi. Benim hocam “butoh kendi dansını yaratmaktır” diyor. Ben de uzun vadede kendi dansimi yaratmak istiyorum.

Eskiden bir tur “flamenko otoritesi”, yani flamenkonun mutlak doğruları olduğuna inanirdim. Halbuki su anda, saf olan, anda olarak yapılan, “yürekten” olan herseyin flamenko olduğunu düşünüyorum. Bu doğrultuda öğrendiklerimi, flamenko olarak bildiklerimi, dolayısıyla da flamenkoya koyduğum zihinsel sınırlarımı kırmaya niyet ettim. Bu benim icin kolay birsey degil. Ama gecen gun Dalai Lama’nin bir sozunu duydum ve cok beğendim: “Hayatta mükemmel olmak icin bulunmuyoruz, öğrenmek icin bulunuyoruz”. Oysaki ben mükemmel olmaya çalışıyordum. Bu ve başka, beni bir insan olarak ilerlemekten, yani öğrenmekten alıkoyan korkularımı güce çevirerek yasamaya devam etmek niyetindeyim.

Planlarim arasinda Turkiye’ye temelli donmek yok, ama her 2 ayda bir gelip ders vermek var. Workshop serisinin ilkini 28-29-30 ekim tarihlerinde Istanbul’daki Dancentrum dans salonunda verecegim. 25 ekim Sali gunu de ucretsiz bir soylesi yapacagim, dilerseniz buyrun.

rop_asime_7

Son bir sorumuz;

Flamenko.org sitesi 4 yılını doldurdu, siteyi nasıl buluyorsun? Bir eleştiriniz, öneriniz var mı?

Site cok guzel. Ama itiraf etmeliyim ki duzenli takip etmiyorum. Senin de dedigin gibi surekli bir icerik-yenileme calismasi gerekiyor, bu da zaman istiyordur tahminimce.

Cok tesekkur ederim, Sevgilerimle!

Esasen biz teşekkür ederiz böylesi önemli bilgiler içeren bu söyleşide çok içten ve herkese

ilham olabilecek hayat hikayeni paylaştığın için ve bunu buradan tüm flamenko severler

ile paylaşma imkanını bize verdiğin için… Yakında İstanbul’da görüşmek üzere…

Copyriht – Flamenko.org

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir